Röportaj: Serhat Şabap

Sayın Büyükelçim öncelikle hoş geldiniz, SDE Akademi ve YTB paydaşlığında yürütülen ‘Uluslararası Diplomasi Okulu’nun bu haftaki konuşmacısı olarak program hakkında neler söylemek istersiniz?

Öncelikle SDE’yi gerçekleştirmiş olduğu kapsamlı faaliyetlerden ötürü tebrik etmek istiyorum. Özellikle YTB ile gerçekleştirmiş olduğunuz program bu alandaki büyük eksikliği gideriyor. Ülkemize gelen uluslararası öğrenciler ile ilgilenmek ve onların beklentilerin karşılayabilmek oldukça önemli. Program özelinde değerlendirilmesi gereken belki de en önemli husus ‘diplomasiye’ dair yaklaşımı. Çok farklı kültürlerden başarılı öğrencilerin burada teorik bilgilerinin pratik bir zeminde deneyimleyebilmesi oldukça önemli bir husus. Bu tür pratik deneyimler ve uygulama alanları teorinin kör noktalarını ortadan kaldırıyor ve karşılıklı bir etkileşim sağlıyor.

‘Değişen Küresel Dinamikler’ son zamanlar da oldukça tartışılan bir yaklaşım. Uluslararası sistemin mevcut krizler karşısında yeteriz kaldığı hususunda ki kanaatleri nasıl değerlendirirsiniz?

Şimdi öncelikle dünyanın çok büyük bir krizin içerinde olduğunu ve bu krizlerin birbirlerini tetiklediğini en başta ifade etmemiz gerekiyor. Uluslararası sistemin ise mevcut krizlere çözüm olmadığı ise üzücü bir başka gerçek. Covid-19’un bizleri yüzleştirdiği bazı gerçekler var, dayanışma olgusu, iş birlikleri, sağlık sistemi, paydaşlık/ortaklık, küresel ticaret, sağlık/güvenlik ilişkisi gibi birçok noktada yeni deneyimler elde edildi. Bu süreçte BM, AB, DSÖ, gibi kuruluşların yetersiz kaldığını gözlemledik. Doğal olarak sistemdeki çatırdamanın bilincindeki aktörler de alternatif yaklaşımlar sunuyor. Sistemi sorgulatan dinamikleri de tespit edip doğru bir değerlendirmeye tabi tutmamız gerekiyor.

Sizce sistemdeki değişimi tetikleyen faktörler neler?

Bir defa ‘Yükselen Asya’ yani Çin’in ve Hindistan’ın artan etkinliği sistemi etkiliyor. Bunun yanı sıra terörizmin küreselleşmesi, iklim değişikliği, bölgesel çatışmalar, tehlikeli bir noktaya gelen ırkçılığın olduğunu söyleyebiliriz. Burada özel olarak üzerinde durmanız gereken husus ise iklim değişikliği. Çevrenin tahribatı, içilebilir su kaynaklarının her geçen gün azalması, atıkların tahliyesindeki problemler, karbon salınımı gibi diğer birçok alt başlıkta dolaylı olarak iklim değişikliğini tetiklemekte. İlerleyen dönemler de iklim kaynaklı göçlerin ve çatışmaların artacağını ön görebiliriz.

Aslında iklim değişikliğini ve etkilerini artık gündelik yaşantımızın içerisinde rahatlıkla gözlemeyebiliyoruz. Bu nokta da değinmek istediğim bir husus daha var. ‘AB Yeşil Mutabakatı’, sizlerin de bildiği üzere karbon salınımının azalımı ve yaşanılır bir dünya motivasyonu çerçevesinde ilgili devletlerin bir araya gelerek oluşturdukları bir mutabakat. Mutabakat kapsamında devletlerin sektörel bazda gerçekleştirmek durumunda oldukları bazı hedefler var. Bu hedeflerin gerçekleşmemesi durumunda ‘sınırda karbon vergisinin’ uygulanacağı ifade edildi. Bu mutabakat kapsamında AB’nin Türkiye üzerinde bir siyasi güç olarak kullanabilme ihtimali için ne düşünüyorsunuz ve Türkiye’nin Paris İklim anlaşmasına taraf olmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İklim konusu ‘insan haklarına’ oldukça benziyor ve her ikisi de ‘araçsallaştırılıyor’. İklim değişikliğine yönelik oluşacak olan duyarlılıktan yola çıkarak siyasi bir zeminde bir baskı unsuru olarak kullanıldığını/kullanılacağını ifade edebiliriz. Bu noktada doğaya asıl zararı veren devletlerin, mutabakat kapsamında beklenen masraflara yönelik adil bir yaklaşım sergilemesi gerekiyor. Türkiye’ye adil olmayan bir yük yükleme gayreti içerisindeler. Türk sanayisi, henüz kendi devrimini dahi tamamlamamış bir durumdayken kendi sanayi devrimlerini gerçekleştirilen ülkeler kadar sorumluluk almasını kimse beklememeli. Nitekim doğaya yönelik en büyük tahribatı şu anda Çin’in vermesine rağmen Türkiye’ye yüklendiği kadar bir güçlük ile karşılaşmaması bu sistemin adaletsizliğini göstermekte. Çevresel duyarlılığı esas alacaksak şayet bu noktada her birimizin hassasiyetleri var. Ama çevre duyarlılığı altında küresel sistemin çarkları altında ezilmemeliyiz. Bu noktada Türkiye kamuoyu olarak romantizmden kaçınmalı ve rasyonel bir perspektif ile dönüşüm yolunda adım atmalıyız.

Değerlendirmeleriniz için teşekkürler sayın Büyükelçim, peki gerek ilgili program için gerekse Enstitümüzün gelecekteki organizasyonlarına yönelik önerileriniz var mı?

İlgili program özelinde dikkat edilebilecek bir iki husus var aslında. 40 Ülkeden 62 katılımcının ağırlandığı bu tür programlarda hoşgörü zemininde buluşulması önemli. Zaten sizler de hâlihazırda çok verimli bir sistem işletiyorsunuz. İlerleyen döneme yönelik ise SDE gibi Türkiye’nin öncü enstitülerinden biri olan kuruluş yüksek lisans ve doktora eğitim programları düzenleyebilir. Avrupa’da bu tür kuruluşların çokça örnekleri mevcut. 

Nezaketiniz ve ilginiz için teşekkür ederiz.