Tanzimat Dönemi ve Düşünce Dünyasının Oluşum Süreci

Tanzimat dönemi, 3 Kasım 1839’da Mehmet Reşit Paşa’nın hazırladığı fermana Tanzimat ismi verilerek açıklanmasıyla başlamıştır. Tanzimat kelime olarak düzenlemeler anlamına gelir. Fermana, ilk okunduğu yere istinaden Gülhane-i Hatt-ı Hümayun da denmektedir. Yazımızda irdeleyeceğimiz husus, Tanzimat Dönemi ve bu dönem içerisinde doğan bazı düşünce sistemlerimiz olacaktır.

Tanzimat Dönemi ve Düşünce Dünyasının Oluşum Süreci

Devlet-i Ali, İstanbul’un fethi ile kazandığı devrin hakim gücü olma özelliğini Rusya ile imzaladığı Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla yitirmişti. Sonrasında gelen Tanzimat Döneminde, Devlet-i Aliye komşu devletler ile uzun süren savaşlardan dolayı yorgun düşmüştü. Ayrıca batılı devletler coğrafi keşiflerle elde ettikleri zenginlikten doğan güçleri ile devletin iç işlerine müdahale etmekteydiler. Bunun sonucunda devlet kurumları fazlasıyla yıpranmaktaydı. Bu sayede Batılı devletler teknolojik ve bilimsel açıdan Devlet-i Ali’nin önüne geçmişti. Bundan dolayı, Tanzimat fermanı ile kabul edilen birçok Avrupai değerin toplumun düşünce dünyasında içselleştirilmeye çalışılmasının açığa çıkmasıyla birçok aydınımız şu konuda kafa yorar olmuştu: Kaybettiğimiz gücü yeniden nasıl kazanabiliriz?

Tanzimat Fermanından önceki dönemde Devlet-i Ali birçok ıslahat yapmıştı. Örnek olarak Üçüncü Selim döneminde mühendislik okullarının açılması, Lale Devrinde resmi matbaanın kurulmasını gösterebiliriz. Bu ıslahatların temel amacı, Karlofça Antlaşmasıyla batılı devletlere kaybedilmeye başlanan toprak parçalarını geri almak ve azalan devlet itibarını yeniden zirveye çıkarmaktı. Devlet-i Ali ıslahatlar vasıtasıyla batılı devletler ile yapılan savaşlarda onların galibiyetlerine neden olan teknolojik ve kurumsal ilerleme unsurlarını, ülke değerlerine uygun bir biçimde devlet idaresinde uygulamaya çalışıyordu. Ancak toplum içerisinde çıkarılan veya çıkartılan iç karışıklıklar sonucu yeterli ilerleme bütün çabalara rağmen kaydedilemiyordu. Bu yüzden yıpranan ordu ve kurumlar üzerine saldıran batılı devletler, Devlet-i Ali’den tavizler koparıyor ve devlet uzun vadeli idari sıkıntılara maruz bırakılıyordu. Yenilgi ve buhranların üst üste geldiği böyle bir ortamda, Tanzimat Fermanı ile batılı değerlerin içimizde ayan beyan ortaya çıkmasıyla toplumun düşünce dünyasında fırtınalar kopmaya başlamıştı. Toplumun düşünce dünyasında kopan fırtınalar, milli değerlerin, dini değerlerin ve batılı değerlerin birinden veya birkaçından beslenen düşünce sistemlerini benimseyen bir aydın çevresinin var olmasına yol açmıştı.

Tanzimat Döneminde dini ve milli değerlerden esinlenen düşünürler ve bilhassa 2. Abdülhamit şu düşünce sistemini savunmaktaydılar: Osmanlıcılık. Osmanlıcılık farklı mezheplerden, etnik unsurlardan ve milletlerden oluşan toplumu, Osmanlı vatandaşlığı paydasında birleştirebilmek amacını taşımaktaydı. Çünkü Osmanlıcılığı savunanlar, Fransız İhtilaliyle birlikte ortaya çıkan milliyetçilik anlayışının toplum içerisinde bölünme tehlikesine yol açtığını öngörmüşlerdi. Bu tehlikenin önüne din, dil, ırk veya mezhep ayrımı yapılmaksızın her yere hizmet götürme anlayışının kurumsal hafızaya yerleştirilmesiyle geçilebileceğini savunmaktaydılar. Bunun sonucunda Devlet-i Ali vatandaşlığı ön plana çıkarılacak ve millet bir ve beraber yaşayabilecekti. Peki, bu tez gerçekten de amacına ulaşabilmiş miydi? Bu soruyu uzak bir örnek olsa da konumuza uygun olduğu için 1402 Ankara Savaşından sonraki fetret döneminde Devlet-i Ali’nin toprak kaybına uğramamasıyla açıklayalım. Fetret döneminde Devlet-i Ali, büyük bir otorite boşluğuna rağmen gayrimüslim tebaanın daha fazla bulunduğu Rumeli’de toprak kaybı yaşamamıştı. Çünkü Rumeli’ye ayrım yapılmadan götürülen devlet hizmetleri ile oranın insanına “Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü” anlayışıyla gösterilen birlik beraberlik içerisinde bulunabilme şuuru toprak kaybına mani olmuştu. Fikrimizce bunu anlayan Abdülhamit, döneminde ülkenin her yerine ayrım yapmadan hizmetler götürmüş ve bölünmelerden kaynaklanabilecek toprak kayıplarının önüne geçmeye çalışmıştı. Bilhassa eğitim hizmetleri ile devlet kadrolarının sağlıklı bir şekilde eğitilmeleri sağlamıştı. Neticede muvaffak olmuş ve Devlet-i Ali’nin ömrünü 33 sene uzatabilmiştir. Ancak Abdülhamit, çıkarılan iç isyanlar, karışıklıklar ve provokasyonlar ile ortaya çıkan hal’ durumu sonucu tahtından uzaklaştırılmıştır. Abdülhamid’in hal’inden sonra bir iki yıl içerisinde Osmanlıcılık sistemi rafa kaldırılmış ve ardından Balkan milletlerinin tümüyle birden aynı anda savaşılmak durumunda kalınmıştı. Bunun sonucunda meydana gelen Balkan Harplerinde yaşanan büyük toprak kayıpları ile 1. Dünya Savaşına yıpranmış bir ordu ile girilmiş ve Devlet-i Ali’nin sonu getirilmişti. Bahsettiğimiz hadiseler ve yaptığımız analizler ışığında anlaşılmaktadır ki Osmanlıcılık, Tanzimat döneminde devletin toparlanabilmesini sağlayabilecek en uygun düşünce sistemi olmuştur.

Batılı değerleri benimseyen düşünürler, Batıcılık (Garbçılık) adı verilen düşünce sistemi ile ortaya çıktılar. Batıcılar, Devlet-i Ali’nin devletçe ve milletçe batılı değerleri tamamen benimsemesini zorunlu bir hal olarak görmekteydi. Aksi halde Devlet-i Ali, batılı devletlerin gücüne, teknolojisine, bilgisine ve birikimine yetişemeyecek ve neticede yenilmeye mahkûm olacaktı. Bu tehlikenin önlenmesinin tek yolu, toplumun kendi değerlerini batılı değerler sultasında şekillendirmesiydi. Peki, Batıcılık Tanzimat döneminde ne kadar uygun bir düşünce sistemi olmuştu? Kanaatimce Batıcıların savunduğu gibi bir toplumun kendisine ait olmayan değerleri sorgulamadan, belirli bir süzgeçten geçirmeden almaya çalışması, değerler çatışmasına yol açacak böylelikle ahlaken yozlaşma ve sürekli bir iç huzursuzluk meydana gelecektir. Analizimize örnek olarak Japonya’nın gelişim sürecini verebiliriz. Japonya, özellikle Samuraylar ile iç savaşın sonlandırılmasıyla birlikte batılı mühendisleri, bilim adamlarını, eğitimcileri ve askerlerini getirerek kendi değerlerini yok saymadan devlet ve toplum olarak kendisini geliştirebilmiştir. Çünkü Japonya bünyesine Batıdan salt toplumsal değerleri değil,  teknik bilgi ve birikimi almıştır. Böylelikle batının yararlı değerlerini bünyesinde eritebilmesini bilmiş halen büyük bir güç olma iddiasını sürdürebilmiştir. Örneğimiz ışığında sorumuza gelince, cevabımız Batıcılık, batılı değerleri topluma dâhil ederken toplumsal dinamikleri dikkate almadığından dolayı sürdürülemez niteliktedir ve bundan dolayı Tanzimat dönemine uygun bir düşünce sistemi olamamıştır.

Tanzimat dönemindeki farklı düşünce sistemleri, daha çok bir zorunluluktan doğmuşlardır. Çünkü Devlet-i Ali’nin yaşadığı dış mağlubiyetler ve iç karışıklıklar sonucu oluşan batılı devletler ve değerler karşısındaki acziyet, ülke içerisindeki sanat dünyasını, edebiyat dünyasını ve siyaset dünyasını harekete geçirmişti. Sonrasında, düşünürlerin bazıları yetiştikleri çevre ve konjonktüre göre bazıları kasıtlı bazıları da sadece vatana ve millete hizmet düşüncesiyle ortaya birtakım düşünce sistemleri atmışlardı. Zor şartlar altında ortaya atılan bu düşünce sistemleri zaman içerisinde farklılaşarak günümüze kadar etkilerini sürdürmüşlerdir. Tanzimat Dönemi, şu andaki mevcut düşünce dünyamızın kökenidir. Ülkemizdeki farklı düşünce sistemleri araştırılmak istenirse, Tanzimat dönemi araştırmanın kilit noktası olacaktır.

 

                                                                                                                                                                                           Cihat Kaya

Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi

* Bu yazı içeriğinden çıkacak herhangi bir sorun yazarın kendisine aittir.

Paylaş:

Yorumlar

Henüz yorum eklenmemiş..

Yorum Ekle




  • Yenile