Yeni Türkiye’nin Eğitim Vizyonu

Yeni Türkiye’nin Eğitim Vizyonu

2014 Yılı Gençlik Projeleri Destek Programı Kapsamında Gençlik ve Spor Bakanlığı Tarafından Desteklenen, Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün yürüttüğü ‘Bir Meslek Olarak Akademisyenlik’ projesi kapsamında 021.03.2015 Cumartesi günü saat 10.30’da Sn. Doç. Dr. Yusuf Tekin’in katılımıyla, “Yeni Türkiye’nin Eğitim Vizyonu’’ başlıklı yuvarlak masa toplantısı 32 kişinin katılımıyla 1 gün süreyle, Stratejik Düşünce Enstitüsü Fuaye salonunda gerçekleştirildi.

Yeni Türkiye’nin Eğitim Vizyonu

Haber: Ayşe Akdemir

 

2014 Yılı Gençlik Projeleri Destek Programı Kapsamında Gençlik ve Spor Bakanlığı Tarafından Desteklenen, Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün yürüttüğü ‘Bir Meslek Olarak Akademisyenlik’ projesi kapsamında 021.03.2015 Cumartesi günü saat 10.30’da Sn. Doç. Dr. Yusuf Tekin’in katılımıyla, “Yeni Türkiye’nin Eğitim Vizyonu’’ başlıklı yuvarlak masa toplantısı 32 kişinin katılımıyla 1 gün süreyle, Stratejik Düşünce Enstitüsü  Fuaye salonunda gerçekleştirildi.

 

Ağırlıklı olarak tarihsel perspektifle siyaset ile sosyolojiyi bir araya getirerek çalışan Doç. Dr. Yusuf Tekin, Türkiye’nin gelişimi sürecinde verilmesi gereken ilk önceliğin, eğitim reformu olduğu gerçeğinden yola çıkarak konuşmasına başlamıştır. Bu bağlamda Türk eğitim sistemi, tarihsel bir bütün içinde ele alınmıştır.

 

Türkiye’nin en güçlü bürokratik kurumlarından biri de Milli Eğitim Bakanlığı’dır. Bürokrasinin güçlü olması, beraberinde başka şeyler de getirmektedir. Örneğin; bir milyon personel ve bunların her biri için dönem dönem çıkartılmış ayrı mevzuat, yaklaşık 25 milyon öğrenci ve her bir öğrencinin farklı prosedürlere tabii olduğu düşünüldüğünde, orada bürokrasinin etkin gücü hissedilir. Yeni Türkiye konuşulduğu zaman en çok zorlanılacak alanlardan bir tanesi de Milli Eğitim Bakanlığı’nın  eğitim politikalarıdır. Yapılan her yenilik,  birçok taşı yerinden oynatacaktır ve bu durum tartışmaların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bundan önceki yıllarda Anayasa Mahkemesi, okul müdürlüğünün ikinci bir görev olduğunu belirtirken; Danıştay, kadroda yer alan asli bir görev olduğundan bahsederdi. Geçen yıl çıkan kamuoyunun dershane kanununa göre okul müdürlüğü, rektör ve dekanlar gibi belirli bir süreyle sınırlandırılmıştır. Süresi biten, öğretmenliğe geri döner. Mevzuat literatüründe yer alan mahkeme kararları, içtihatlar, anayasa mahkemesi kararları, ikinci bir mevzuat olan yönetmelikler, genelgeler ve yönergelerde bir değişiklik yapıldığında 60 bin kişinin  pozisyonu birden bire değişmektedir.

 

 Değişen devlet algısı ile birlikte  medeniyet tasavvuru da değişmektedir.  Geriye doğru bakıldığında, hemen hemen herkesin siyasete katıldığı  küçük devlet yapıları  varken, daha sonra yerlerini imparatorlukların aldığı görülür. İmparatorlukların kendini izleyen modern  ulus devletlerden farklı olan noktası, emperyal bir çağrışım yapmasına rağmen daha özgürlükçü daha bireyci bir çizgide olmasıdır. Ulus devletlerin ortaya çıkmaya başladığı 17. yüzyıldan itibaren, insanların devlete çalıştığı sürenin arttığını ortaya koyan bir takım araştırmalar yapılmıştır. Bu değişim ile devletin eğitime yüklediği anlam da farklılaşmaya başlamıştır. İmparatorluk içinde eğitim almış bir öğrencinin  tabi olduğu eğitim müfradatıyla, modern çağlarda eğitim alan bir öğrencinin tabi olduğu müfredat karşılaştırıldığında, Osmanlı üzerinden bir örnek verilecek olursa; Yavuz Sultan Selim’le hilafetin Osmanlı’ya geçtiği bir dönemde medreselerin eğitim müfredatında  "Hilafet Kureyş’e aittir."  diyen bir hadisin okutulması ve halife benim diyen bir padişahın bu duruma müdahale etmemesi, konunun anlaşılması açısından iyi bir örnektir. Bu konu, 19. yüzyılın sonuna kadar da gündeme gelmemiştir. İmparatorluğun kamu otoritesi,  eğitim gibi konuları vatandaşları üzerinde bir meşrulaştırma aracı olarak kullanmamıştır. Bu denge, insanlık tarihine bir virüs olarak giren ulus devlet algısının ortaya çıkması ile değişmiştir. Siyaset felesefesindeki karşılıklarından bahsedilecek olursa, Machiavelli’nin bir İtalyan ulusu oluşturmak gerekir dediği süreçle başlayan Hobbes ile devam eden 17. ve 18. yüzyıl ve özellikle Fransız Devrimi ile daha büyük boyutlara ulaşan bir ulus devlet algısı ile  imparatorluklar çatırdamaya başlamıştır. Hobbes yaptığı bir analizinde, imparatorlukların çöküşüyle uluslararası çatışmaların ve mücadelelerin ayyuka çıktığı bir dönemin başladığını belirtmiştir. Yeni Türkiye ve yeni eğitimi ilgilendiren kısmı ise, kamu otoritelerinin meşruluk endişelerini başka şekillerde vatandaşlarla paylaşmaya, ideolojik bir koşullandırma süreciyle başlamasıdır. Althusser, bu süreçte en önemli kurum olarak okulları ve eğitim sürecini gösterir. İmparatorların kişi etrafındaki meşruluk endişesi zamanla ortadan kalkmış ve oluşan boşluğu doldurmak için  yeni kurumlara ihtiyaç duyulmuştur. Bu durumun doğal yansıması, eğitim müfredatı üzerinde görülür.

 

Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında, eğitim alanında Batı’yı örnek alarak yaptığı ıslahatlar ve diğer gelişmeler sonucunda, ülkede farklı eğitim kurumları ortaya çıkmıştır. Medreselere karşı kurulan mektepler, içeriğini merkezi otoritenin belirlediği eğitim müfredatına tabii olan kurumlarken; medreselerde, devletin ders içeriğine müdahalesi yoktur. Özgürlükçü insanların medereselere sahip çıkmasının altında yatan temel sebep de budur. Bu dönemde geleneksel eğitim kurumları, Tanzimat mektepleri, yani Batı tipi devlet okulları, azınlık, yabancı devlet okulları ve misyoner okulları bir arada bulunmaktaydı. Farklı programlar uygulayan ve farklı dillerde eğitim yapan bu okullardan mezun olan öğrencilerin duygu ve düşünce bakımından farklılıkları, toplumda kargaşaya neden oluyor, dahası yıkıcı ve bölücü hareketlere zemin hazırlıyordu. Programı ve amacı farklı olan eğitim kurumlarının farklı birimlerce yönetilmesi, eğitimde ortak değerlerin oluşmasını engellemiştir. Osmanlı Devleti’nde eğitim tartışmaları II. Mahmut ile başlayıp günümüzde de devam eder. 

 

Reformist bürokratlara göre Kızıl Sultan olan II. Abdülhamit, modernleşme sürecini engellememiş aksine ilkokul eğitimini, modern okul sistemini tabana yaymıştır. Orta ve alt sınıftan kişilerin çocukları okuyup bürokrat olmaya başlamışlardır. Bu döneme kadar açılan okullarda eğitim görenler, üst düzey bürokratların çocuklarını yetiştiren, toplumdan bağını koparan okullardı. II. Abdülhamit, açtığı okullarda tabandan modernleşmeyi hızlandırmıştır. Modern pozitivist bilimin gücü karşısında din dersleri arka planda kalmıştır. II. Abdülhamit’in yapmaya çalıştığı şey, Cumhuriyet’in zemini oluşturmaktadır. Medrese değil mektepler yaptırmış ve bunlarla Osmanlı tebaası değil, Osmanlı vatandaşı oluşturma çabası içine girmiştir. Ulus devletin bütün aygıtları bu coğrafyaya yerleştirilmiştir. II. Abdülhamit ile başlayan ulus devlet oluşturma ideolojisi, cumhuriyetle beraber devam etmiştir. Tutarlılık bunu gerektirir. II. Abdülhamit, İslamcılık diye tanımlanan ideolojiyi, ulus devletin etnik değil dini yapısı üzerinde kurgulamıştır.

 

Tanzimat Döneminde, devlet teşkilatı ile sosyal ve ekonomik yaşamda da köklü düzenlemelere gidilmiştir. Bu düzenlemeler, Batı modelinde, yarı laik yeni bir eğitim sisteminin kurulmasına zemin hazırlamıştır. Dönemin devlet adamlarının desteğiyle kurulan yeni eğitim sistemi, 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’yle sistemli bir bütünlük kazanmıştır. İlk, orta ve yükseköğretimden oluşan bu sistemin yanı başında geleneksel sistem de devam etmiştir.

 

2000’li yıllara gelindiğinde Batı, ulus devlet kavramını olumsuzlamaya başladı. Türkiye de ulus devlet kavramını tartışmaya başladı. Yeni Türkiye denildiğinde akla gelen şey, değişen yeni devlet algısına Türkiye’nin ayak uydurması sürecidir. Bütün politikaları bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

 

Türkiye eğitim sisteminde iki model arasında sıkışıp kalmış durumdadır. Biri bireyselliği öne çıkarır ve içerisinde toplumsal sorumluluğu barındırır; diğeri ise, toplum beklentilerine göre insan yetiştirmedir.  Hiçbir eğitim modeli “Ben kötü insan yetiştireceğim. “ demez, bunu kendine amaç edinmez. Bunun net ayrımının yapılabilmesi için 1923 başlangıç felsefesinin çok iyi özümsenmesi gerekir. Konu insan olunca, insan özgür düşünebilmeli, duyarlı, sosyal ve gelişmeye açık olmalıdır. İtaatkar ve teslimiyetçi gençler yerine, şüpheci ve sorgulayan gençler yetiştirmelidir. Eğitim, insanın özgürleşme sürecidir ve aynı zamanda kendi kendini üreten ve tüketen bir bilimdir. Yıllara göre insanları kategorize etmek çok doğru değildir. Çünkü her zaman mutlaka ideal bir insan tiplemesi yapılacaktır.

 

Türkiye’de Cumhuriyet Döneminde Eğitim Felsefeleri:

 

Türkiye Tanzimat’tan sonra batılılaşma teşebbüslerine giriştiği zaman karşısındaki tek örnek, Fransız Eğitim Sistemi idi. Devlet tarafından açılan ilk yüksekokullar, Fransız okullarının yöntem ve programlarını taklit etti.

 

Eski mektepler esas olan insanı unutmuş, onu bilginin esiri yapmıştı.  Yeni akım ise, insanı başlangıç noktası almakla başlar ve müfredatı insanın kavrama yeteneğine, psikolojik gelişimine göre düzenlemeyi önerir.  Bu hareket mekteplerin geleceğini deneysel psikolojiye intikal ettiren bir cereyanın kaynağını oluşturur ki, karakteri itibariyle iradeci bir anlayışa aittir.

 

Eğitim, bireyin anlam arayışı yolunda beyninin, yüreğinin ve elinin özgürleştirilmesidir.  Çünkü eğitim, bir sınır koyma uğraşısı değil, ufukları genişletme çalışması olmalıdır.  İnsanoğluna yakışır bir eğitim, korkudan bağımsız bir eğitimdir.  Korku dolu birey, özgür düşünme gücünü yitirir.  Birey özgürlüğünü yitirince de yeteneklerini kaybeder.

 

Evrensel özellikler gösteren eğitimde yeniden yapılandırma çalışmalarına paralel olarak ulusların eğitim sorunlarında da benzerlikler vardır.  Her ülke bu çalışmaları, ülkelerini etkileyen değişkenleri göz önüne alarak değerlendirmelidir.  Tüm ülkeler eğitim sorunlarını nasıl çözeceklerini araştırmakta ve reform projeleri hazırlamaktadır.  Türk nüfusunun büyük bir bölümünün çocuk ve gençlerden oluşması hem bir fırsat, hem de bir tehdittir.  Yıllardır sürdürülen eğitimde yeniden yapılandırma çalışmaları sonucu Türk Eğitim Sistemi sorunlarını çözememiş, bu sorunların varlığı eğitim sisteminin işleyişini olumsuz hale getirmiştir.  Milli Eğitim Bakanları’nın ve eğitim politikalarının sık değişmesi, yeniliklerin yerleşememesindeki en büyük engeller olarak görülmüştür. Değişmeyen tek şey eğitimin sorunları olmuştur. Eğitim sürekli değişen ve gelişen bir süreç olduğu için eğitimde sorunlar yaşanması normaldir. Batı ülkelerinde de bu tür sıkıntılar yaşanmaktadır. Eğitime ayrılan bütçenin bir kısmının, artık yeni okullar açmak yerine var olanların niteliğini arttırmak için kullanması, olumlu bir sonuş elde edilmesine olanak sağlayacaktır.

 

Eğitimdeki güzel gelişmelerden bahsedilecek olursa; Türkiye, AB’nin Eğitim ve Gençlik Programlarına tam katılımlı durumdadır. Yalnızca AB üyesi olmadığı için oy hakkı bulunmamaktadır. Türkiye özellikle son yıllarda Erasmus ve mesleki eğitim programlarında birinci, bütçe büyüklüğü açısından hayat boyu öğrenme programlarında yedinci, gençlik programlarında ise üçüncü sıradadır.

 

Türk eğitim tarihi, Türklerin eğitim anlayış ve uygulamalarını inceleyerek dönemsel özellikleri ve zaman içinde ortaya çıkan farklılıkları belgelerle ortaya koyar. Dönemsel özellik ve farklılıkların değerlendirilmesi, günümüz eğitim sorunlarının daha iyi anlaşılmasına ve çözülmesine yardımcı olacaktır.

 

Sonuç olarak; günümüzde eğitim arz edenden talep edene doğru bir gelişim göstermektedir.  Avrupa Birliği’nin eğitim ile ilgili sıkıntıları Türkiye’nin de yaşadığı sıkıntılardır.  Bu sıkıntıları aşabilmek ve eğitimde farklı yeni bir vizyon oluşturabilmek, eğitimi desteklemek ve aradaki açığı kapatmak için daha özel bir gayret göstermek gerekmektedir.

 

Yeniden yapılandırma çalışmalarına ilişkin onca şey yapılmasına karşın sonuçta uygulamada değişen fazla bir şey yoktur.  Beşeri gelişme ve sosyal dayanışmanın güçlendirilmesi gerekmektedir.  Değişen nüfus yapısı ile birlikte eğitim, istihdam, sağlık ve sosyal güvenlik alanlarındaki politikalar gözden geçirilmelidir.  Eğitim sistemi geliştirilmelidir. Bu bağlamda düzenleme çalışmaları sürdürülmektedir. Yapılan çalışmalar cumhuriyetle değil, ulus devlet algısı ile ilgili tartışmalarla bir hesaplaşmadır.

 

Toplantı, Doç. Dr. Yusuf Tekin’in SDE Akademi üyelerinin kendisine yönelttiği soruları, açık ifadelerle cevaplandırması ile son bulmuştur.

 

Paylaş:



Yorumlar

Henüz yorum eklenmemiş..

Yorum Ekle




  • Yenile