İnsan Haklarının Evrenselliği Üzerine Yaklaşımlar

Yaratılışından bugüne insan, toplumsal hayatın zorunluluğunu tecrübe ederek gelmiştir. Toplumsal hayatta ise kaçınılmaz olarak toplumsal ilişkilere girmiş ve bu ilişkiler nihayetinde anlaşmazlıkları doğurmuştur. Anlaşmazlıklar genel itibari ile “hak” kavramı üzerinden hâsıl olmuş, böylece meydana hak kavramının çoğulu olan “hukuk” kavramı çıkmıştır. Hukukun meşgul olduğu hak kavramı hususi olarak insanla ilgilenmiş, sonuç olarak insan hakları, mecburi ve önemli bir unsur olarak, toplumsal hayattaki yerini bulmuştur.

İnsan Haklarının Evrenselliği Üzerine Yaklaşımlar

İNSAN HAKLARININ EVRENSELLİĞİ ÜZERİNE YAKLAŞIMLAR

 

Huzeyfe Furkan Karakuş

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

 

Yaratılışından bugüne insan, toplumsal hayatın zorunluluğunu tecrübe ederek gelmiştir. Toplumsal hayatta ise kaçınılmaz olarak toplumsal ilişkilere girmiş ve bu ilişkiler nihayetinde anlaşmazlıkları doğurmuştur. Anlaşmazlıklar genel itibari ile “hak” kavramı üzerinden hâsıl olmuş, böylece meydana hak kavramının çoğulu olan  “hukuk” kavramı çıkmıştır. Hukukun meşgul olduğu hak kavramı hususi olarak insanla ilgilenmiş, sonuç olarak insan hakları, mecburi ve önemli bir unsur olarak, toplumsal hayattaki yerini bulmuştur.

Tarih boyunca “insan hakları” kavramı genel itibari ile birey-devlet, birey-iktidar, birey-otorite ilişkileri sonucunda söz konusu olmuştur. Bireyin, devlete karşı yönelttiği pozitif ve negatif haklarının, bahsettiğimiz güçler tarafından nasıl karşılandığı sorunsalına göre insanlığın hak mücadelesi seyir kazanmıştır. İnsan haklarına “dayanan” otoriteler meşruiyet kazanmış, toplumsal düzenin sürdürülebilirliği sağlanmıştır. Aksi halde ise otorite sahiplerinin hak ihlalleri toplumsal kırılmalara yol açmıştır.

İnsan haklarının temelini, insanı kurumsallaşmış ve hukuken bağlayıcı şekillerde; keyfi güce, devletten ve toplumdan gelecek tehditlere karşı korumak oluşturur.[1] Tarih boyunca bu temeller üzerine bina edilen yapılar görüldüğü gibi bu temelin mevcut olmadığı yapılar da var olmuştur. Antik çağların Çin Uygarlığında Konfüçyüs, insanlığın bir bütün ve tüm insanların eşit olduğunu belirtmiş ve geliştirdiği özel eğitim yöntemleriyle insan kişiliğinin gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur.[2] Mezopotamya uygarlığının krallarından olan Babil Kralı Hammurabi, kanunnamesinin önsözünde, kendisini tanrıların kutsadığını, kötüleri yok ederek ve kuvvetlilerin zayıfları ezmesini önleyerek ülkede adaleti sağlayacağını ve halkını eğiterek refahını arttıracağını ilan etmiştir.[3] Eski Yunan’da ise Stoacıların eşitlik anlayışı, klasik tabii hukuk görüşü olarak modern insan hakları kavramının temelini oluşturmuştur.[4] Sonraları ise miladi 622 yılında Hz. Muhammed (s.a.v.)’ in öncülüğünde hazırlanan ensar-muhacir kardeşliğinin meyvesi olarak Medine Sözleşmesi; getirdiği inanç özgürlüğü, kölelik ve tek tip insan karşıtlığı, adil yargılanma, diyalog ve muhalefete haklar tanıma gibi zaman ve mekân üstü hükümleri ile, hem o zamanın hem de sonrasında gerçekleştirilecek olan insan haklarına dair anlaşma ve uygulamaların zirvesini, referansını oluşturacak niteliktedir. ( İslam medeniyetinde sadece insan haklarından değil Allah’(c.c.)ın haklarından ve hakların kaynağının Allah(c.c.) olduğundan da bahsedilir.) Ardından 1215 tarihli İngiliz Büyük Şartı (Magna Carta Libertatum), kişinin can ve mal güvenliğine sahip olduğunu belirterek, bunların kralın keyfi müdahalelerine karşı korunmasını öngörmüştür.[5] Rönesans hareketleri ile başlayan hümanizm akımı bireyi din ve ilahi otoriteden ayırmış, tabii hukuk anlayışının farklı bir yorumu ile metafizikten soyutlamıştır.  Çeşitli toplumsal sözleşme öğretileri ortaya atılmış ve bunlar günümüze Anayasalarını hem şekli hem de maddi olarak etkilemiştir. İngiltere’de 1689 tarihli Temel Haklar Bildirisi ile vatandaşların birtakım temel hakları birer birer sayılmış ve kralın parlamentonun onayı olmaksızın bunlara müdahale edemeyeceği ilan edilmiştir. Bunu 1776 tarihli Amerikan Virginia insan hakları bildirisi izlemiş ve bu belgelerde yer alan hak ve özgürlüklere aynı yıl açıklanan Amerikan Bağımsızlık bildirisinde yer verilmiştir. Ardından 1789 tarihli Fransız İhtilali sonrası hazırlanan 1791 Fransız anayasasında da insan hakları tabii hukuk anlayışı gözetilerek yer almıştır.[6] 18. ve 19. yy. da “teoride” gelişen insan hakları düşüncesi 20. yy.’ın ortalarında ayaklar altına alınmıştır. 2. Dünya Savaşı’nın sınır tanımayan insan hakları ihlalleri sonucu Birleşmiş Milletler kurulmuş ve 1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi yayımlanmıştır. Daha sonra 1953 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi yayımlanmış ve günümüze değin çok sayıda beyanname, anlaşma ve protokol ile insan hakları, devlet ve ulusların en hassas şekilde üzerinde durduğu bir konu haline gelmiştir.

Günümüzde insan haklarına dair yapılan sözleşmeler ve beyannamelerin en yaygın olanlarından olan Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde insan hakları, siyasi liberalizmin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yaklaşıma göre devletin varlık nedeni, bireyin hak ve özgürlüklerini korumaktır.[7] Ancak bu yaklaşımlara karşı en radikal atak Marx’tan gelmiştir. Yahudi Sorunu Üzerine adlı çalışmasında Marx, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin formüle ettiği şekliyle insan haklarını kıyasıya eleştirmiştir. Marx’ın itirazı, bu hakların burjuva değerleri ihtiva ediyor oluşundan kaynaklanmaktadır. Ona göre “ bu sözde hakların hiçbiri, toplumdan soyutlanmış, kendi çıkar ve arzularının arkasına çekilmiş egoist insan gerçeğinin ötesine geçememektedir”.[8]

Günümüzde insan haklarının evrenselliği büyük bir tartışma konusudur. Örneğin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, tüm devletlerin üzerinde anlaştıkları, insanların doğuştan itibaren sadece ve sadece insan oldukları için sahip olmaları gerektiği öne sürülen hakların bir listesi olarak algılanmaktadır. Ancak, tarihi sürece, belgenin içeriğine ve felsefesine ve uygulamalarına bakıldığında, bu belgenin evrensel değil tam aksine belirli bir coğrafyanın önceliklerini ve düşüncelerini yansıttığı görülmektedir.[9] Keza beyannamede Afrika ülkeleri temsil edilmemiş, SSBC ve Sovyet Bloğu ülkeleri çekimser oy kullanmıştır.

Küreselleşme, ekonomilerin küresel ölçekte entegrasyonuna ve karşılıklı bağımlılığına yol açan ve aynı zamanda, piyasaların, hizmetlerin ve sermaye piyasalarının giderek daha da artan bir uluslararasılaşmasına götüren hızlandırılmış bir süreç olarak tanımlanmıştır.[10]

İnsan haklarının evrenselliğine ilişkin görüş, insan haklarının zamandan, mekandan, dolayısıyla da kültürlerden, ideolojilerden, sosyal ve ekonomik şartlardan bağımsız olduğu fikri üzerine kurulmuştur. Bununla beraber, hakların felsefi olarak ortaya çıkışları, belli bir dönemin, belli bir coğrafyanın, belirli ekonomik, sosyal ve kültürel koşulların, belli bir kültürel birikimin ve ideolojinin ürünüdür.[11]Bu doğrultuda Postmodernistler, insan haklarının tarihsel ve yerel özelliklerine rağmen, bu haklar üzerinde geniş bir uluslararası mutabakatın olduğunun farkındadır. Gerçekten de bugün hemen bütün devletler, şu veya bu şekilde uluslararası insan hakları normlarına uyduklarını, retorik düzeyde de olsa, bu hakları ihlal etmediklerini ilan etmektedirler. Bu durum, biraz da insan haklarının modern siyasal teoride meşruiyet temellerinden birini teşkil ediyor olmasından kaynaklanmaktadır. “Haklar çağı” olarak nitelenen günümüzde insan haklarının korunması, John Rawls’ın kelimeleriyle, “bir rejimin meşruiyetinin gerekli şartı”dır.[12]

İnsan haklarının öznesi Kant’a göre soyut insandır. Dolayısı ile insan hakları, insanın sadece insan olmaktan dolayı sahip olduğu haklar olarak tanımlanmaktadır.[13] İşte problemin çıkış noktasını “soyut insan kavramı” teşkil etmektedir. Postmodernistler, modernizmin meta-anlatılarına karşı insanın ancak belli sosyal ve siyasal statüler içinde –bunlardan arınmış olarak değil- bazı haklara sahip olabileceğini vurgulamışlardır. Postmodern söylemde bireye karşı “öteki”nin hakları savunulmaktadır. -Keza herkes bir diğerinin ötekisidir. Ötekinin hakları dikkate alınmazsa “birey”in hakları da dikkate alınamamış olur.- Kendisini belirleyen otonom birey, “modern çağın büyük mitsel figürü” olarak görülmektedir.[14] Postmodernistler, insanların ulusal kimliklerinden ve yaşadıkları coğrafyadan bağımsız olarak birtakım haklara sahip olmasını savunmazlar. Böylece hakikat iddialarını göreceli hale getirmiş olurlar. Bu ise doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt etmemize yarayacak olan herhangi bir evrensel ölçütün bulunmaması manasına gelmektedir. Böylece her türlü görüş ve pratik meşrulaştırılmış hale gelebilecektir. “Özne” fikrinin adil olmayan iktidara karşı isyan hakkını savunmayan bu görüş, statükonun önünü açan bir meşruiyet tesis edecektir.[15]

Evrensellik iddiasının uluslararası düzlemde ortaya atılması ile birlikte, hakların Batı tarafından belirlenmiş içeriğiyle evrensel oldukları iddiaları, karşılarında kültürel farklılıkları vurgulayan rölativist iddiaları bulmuştur.[16] Kültürel rölativizm, evrensellik karşısında yerelliği, insanlığı kapsayan kaideleri reddederek bütün değer ve uygulamaların yerel kültürlere göre şekillendiğini savunur. Her toplumun kendi davranış kuralları, etik sistemi ve bir ahlak kodu vardır.[17] Evrensel sayılabilecek değerlerin yerele uygulanmasında işte bu nedenle problemlerin oluşacağı savunulur. Bu evrensel değerlerin belirlenmesi dahi oldukça güçlükler ve problemler barındırır. Genel itibari ile güç sahiplerinin belirlediği bu “evrensel değerler”, içerisinde, “güçsüz”lerin medeniyet seviyesinde daha aşağılarda olduğu varsayımını barındırır. Batılıların, sömürgelerdeki yerli halkları Hıristiyan ritüellerini yerine getirmeye zorlaması, putperest uygulamaları yasaklaması, çok eşle evlilikleri barbar olarak nitelendirmesi, medenileşmenin bir parçası olarak giysi giymeye zorlaması karşısında, kültürel rölativizm, kültürlerin kendi gelenek ve değerlerine bağlı olarak kendi seçtikleri şekilde yaşaması gerektiğini savunmuştur.[18] Bu eleştiri, hangi medeniyetin daha üstün kabul edileceği sorunsalının çıkmazına girmenin hiçbir pratik yararının olmadığını vurgulamaktadır. Bu üstün kabul etme düşüncesi ile “güçlü devletler”, uluslararası toplum adına bazen ülkenin siyasal, sosyal ve kültürel hassasiyetlerini hiç dikkate almaksızın ve hatta o ülkenin sakinlerinin fikrini sormaksızın, kendi bakış açılarını dayatacaklardır. Bu politikanın riski, güdüleri hiç de insani olmayan sonu gelmez savaşlara kapı açan bir sapmaya götürmesidir. (Bknz. Amerika’nın “demokrasi” ve “özgürlük” adına Irak’a askeri müdahelesi)[19]

Kültürel rölativizm, -insan haklarına karşı postmodern yaklaşımda olduğu gibi- mutlak olarak uygulandığında, insanlığın zaman ve mekân üstü değerlerinin çiğnenmesine meşru zemin oluşturmaktadır. Halbuki insan hakları hem evrenseldir hem de yereldir. Kültürden ayrık düşünülemeyeceği gibi salt kültür de değildir. Bir “insan hakları” kavramı evrensel boyutlarda oluşacak ise, bu tek bir kültürün değerlerine ve inançlarına göre şekillendirilmemelidir. Tüm insanlık için geçerli, yani evrensel olacak bir bildirinin, kültürel farklılıkları gözetmesi gerekmektedir. 1947 tarihli İnsan Haklarına Dair Beyan da bu gibi endişeleri Birleşmiş Milletlere karşı dile getirmiştir.[20] 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa ve Amerika ülkelerinde yaygın olan değerlere göre hazırlandığı için yoğun eleştirilere maruz kalmış, bu eleştiriler 1993 tarihli Viyana Bildirisi ile biraz da olsa karşılık bulmuştur.

Her türlü “iyi”nin menbaı olduğunu iddia eden Batı, yine onlara göre her türlü “kötü”nün kaynağı olan Doğuyu medenileştirme görevi üstlendiği izlenimini oluşturmaktan vazgeçmelidir. İnsanlığın esas olarak ihtiyaç duyduğu haklar yerelden başlamak üzere tespit edilmeli ve evrensel bir değerler sistemi oluşturulup beyan edilmeli ve bağlayıcılığı tesis etmelidir.

 


[1] Kühnhardt, L. Die Univarsalitat der Menchenrechte Bonn 1987, S. 12

[2] Brian, B. The Wisdom of the Orient, New York 1941, 15. vd

[3] Beatty, John L. Johnson, Oliver A. The Heritage of Western Civilisation, I, New Jersey 1977, S.5 vd.

[4] Kühnhardt, L. A.g.e. S.42

[5] Kühnhardt, L. A.g.e. S.50 vd.

[6] Şeref Ünal, İnsan Haklarının Tarihi, Felsefi ve Hukuki Temelleri, 1993, sf. 50-53

[7] Jeremy Colwill, “ Universal Human Rights? The Rhetoric of International Law ” 1994

[8] Karl Marx, “On the Jewish Question”, 1971

[9] Hasan Öztürk, İnsan Haklarının Evrenselliği ya da Afrika’nın Makus Talihii, Bilgesam, 2008

[10] Ali Sedjari, Evrensellik ve Tekillik Arasında İnsan Hakları, İnsan Haklarının Küreselleşmesi ve Evrenselciliğin Jeopolitiği, sf. 137

[11] Esra Demir, İnsan Haklarının Evrenselliği Görüşü Karşısında Kültürel Rölativizm. Sf. 209

[12] John Rawls, “The Laws of Peoples” ; Zühtü Arslan, Postmodern Söylem ve İnsan Hakları, sf. 5

[13] Iona Kuçuradi, “Felsefe ve İnsan Hakları” İnsan Haklarının Felsefi Temelleri(Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu, 1996)

[14] Fitzpatrick, 1992

[15] Zühtü Arslan, Postmodern Söylem ve İnsan Hakları, sf. 11

[16] Esra Demir, İnsan Haklarının Evrenselliği Görüşü Karşısında Kültürel Rölativizm. Sf. 209

[17] Melville J. Herskovits, “ Some Further Comments on Cultural Relativism”, American Anthropologist, Vol.60, No.2, 1958, s.270

[18] Elvin Haıch "Culture and Morality: The Relativity of Values in Anthropology ",International Human Rights in Context: Law Politics Morals. Ed. Henry 1. Steiner, Philip Alston . Oxford University Press. 2000. s. 369

[19] Ali Sedjari, Evrensellik ve Tekillik Arasında İnsan Hakları, İnsan Haklarının Küreselleşmesi ve Evrenselciliğin Jeopolitiği, sf. 141

[20] Amarican Antropological Association, “Statement on Human Rights”, Amarican Anthropologist, Vol.49, No. 4, 1947, s.539-543

Paylaş:

Yorumlar

Henüz yorum eklenmemiş..

Yorum Ekle




  • Yenile