Kavram Kargaşasında Yeni Medeniyet

Öyle kavramlar vardır ki, toplumun birçok kesimi için, çok farklı mana ifade eder ve hiç kimse tarafından kolay kolay öz bir biçimde tanımlanamaz. Belki de, bizim öz Türkçe olarak ifade ettiğimiz bu anlam kargaşasını, eskilerin tabiriyle “Efradını cami, ağyarını mani…” bir tanım yapılamayışı şeklinde ifade etmek daha doğru olacaktır.

Kavram Kargaşasında Yeni Medeniyet

Öyle kavramlar vardır ki, toplumun birçok kesimi için, çok farklı mana ifade eder ve hiç kimse tarafından kolay kolay öz bir biçimde tanımlanamaz. Belki de, bizim öz Türkçe olarak ifade ettiğimiz bu anlam kargaşasını, eskilerin tabiriyle “Efradını cami, ağyarını mani…” bir tanım yapılamayışı şeklinde ifade etmek daha doğru olacaktır.

İşte medeniyet kavramı, bu tarz kavramlardan biri olmakla birlikte, sadece bir toplum içerisinde değil, cihanşümul bir vaziyette farklı manalanma kabiliyetine sahip olması açısından oldukça önemlidir.

Her kavram tanımlamasında adet olduğu üzere, etimolojik köken değerlendirmesi yaptığımızda dahi, karşımıza bir farklılaşma çıkmaktadır. “Civilization” kökeni bir tarafta dururken, Medine ve medenilik kökeni, diğer bir tarafın dayandığı temel olmaktadır. Bugüne kadar ki mana alanı ne olursa olsun, bugün medeniyet kavramının, kilit bir noktada, geleceği şekillendirecek bir tanıma muhtaç olduğu, hem siyaseten hem de sosyolojik olarak tartışılmaz bir gerçekliktir.

Yeni Medeniyet

Bir yeni medeniyet anlayışı ortaya koymanın ilk basamağı kuşkusuz, medeniyet kriterlerini değerlendirmek ve ortaya koymaktır. Medeniyetin kriteri teknoloji mi, hukuk mu, bilim mi, yoksa tüm bunlara malik, ancak bunlarla yetinmeyen bir havza mı veyahut tüm bunlardan da öte, salt insan onuruna yakışır bir hayat tarzının idame edildiği bir alan mı?

Gelecek için bu soruların tümüne cevap bulmak, şu an için mümkün değil belki ama geçmiş tecrübeler, bu sorular hakkında bize ipuçları vermektedir.

Batı Medeniyetinin ki böyle bir kavramın kullanımının doğruluğu tartışmaya açıktır, siyasi olarak dünyaya hâkim olduğu dönemlerde, diğer medeniyetler, adeta bir yozlaşma sürecine girmiş ve kendi içlerinde, Batı’nın hangi yönünü almalıyız tartışmalarını en tepeye oturtmuşlardır. Batının bu hâkim medeniyet haline geliş sürecindeki, medeniyet kriterlerine baktığımızda, karşımıza teknoloji, bilim, ekonomi gibi alanların çıktığını görmekteyiz.

Bu açıdan, birçok düşünür tarafından, meta odaklı bir medeniyet olduğu gerekçesiyle, Batı’nın eleştirilere tabi tutulması, söz konusu kavram çerçevesinde yeni bir tartışma alanı açmıştır: Batı medeniyetinin ve diğer medeniyetlerin (özelde İslam Medeniyetinin) madde-mana ikililiğinde sahip oldukları değer yargıları tartışması.

Bu tartışmayı değerlendirirken, bu iki medeniyetin insan anlayışları üzerinden gitmek faydalı olacaktır.

Batı ve İslam medeniyetlerinin insana bakış açıları oldukça farklıdır. Batı medeniyeti, gerek felsefi gerekse sosyolojik olarak, insan tanımlamasında, “homoeconomicus” (ekonomik hayvan), “ homo faber” (alet yapan hayvan), “homosocius” (toplumsal hayvan) gibi kavramlar kullanmış ve kurguladığı medeniyet kriterlerinin birçoğunda (ekonomiden, teknolojiye) insanı bir figür, bir araç olarak tasarlamıştır.

İslam medeniyetindeki insan figürüne baktığımızda ise, eşref-i mahlûkat olarak tanımlanan insan, yeryüzünün halifesi sıfatıyla üstün kılınmıştır. Ancak, bununla birlikte, insanın yaptıklarına/yapmadıklarına bağlı olarak, “esfel-i safilin” (sefillerin sefili) haline gelebileceği de, İslam Medeniyetinin, payeyi, sorumlulukla birlikte veren bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

İnsan Hakları da, medeniyetlerin insan tanımlamalarını karşılaştırmada, bizlere ışık tutacaktır.

Kuşkusuz ki, hepimizin bildiği veya hepimize bildirilen şey, insan haklarının 18. yüzyılda Fransız ihtilalinde gündeme geldiği ve II. Dünya Savaşı sonrasında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabulüyle resmileştiğidir. Ancak İslam Medeniyeti, insan haklarını, adeta bir manifesto biçiminde, hem de o dönem için en ihtiyaç arz eden yer sayabileceğimiz Arap yarımadasında, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ağzından, veda hutbesiyle dünyaya duyurmuştur.

İşte, bu tip önemli alanlarda adeta çatallaşan bu iki medeniyetten, temel oluşum sürecinde dahi, bir doğu ötekisinin yattığını hem siyasi hem de tarihsel olarak müşahede ettiğimiz Batı Medeniyetinin, kendi oluşturduğu kriter ve anlayışa göre hakim olmasıyla birlikte, İslam medeniyeti açısından, medeniyet kavramı bir “öcü” haline gelmiş, düşünürler ve edebiyatçılar tarafından, nihayetsiz yergilere mazhar olmuştur. Ancak bir taraftan da teknolojisinden yaşam tarzına varıncaya kadar, bir Batıya eklemlenme süreci devam etmiştir. Öyle ki, hakikat de tıpkı teknoloji ürünleri gibi, batıdan ithal edilen bir meta haline gelmiştir.

Bu durumun, içinde bulunduğumuz zaman diliminde ahvalinin ne olduğu, ayrı ve geniş bir tartışma konusudur. Ancak bu noktada geçmiş ve geleceğe İbn Haldun bir sınır çizgisi çekmiş ve “Hiçbir medeniyetin yükselişi veya çöküşü ebedi değildir, tarihin temel dinamiği medeniyetlerin devr-i daimidir” diyerek, zamanın iyi okunması halinde, medeniyetler için “geçmiş” in “gelecek” olmasının bir ütopya olmadığını anlatmaya çalışmıştır.

Şüphesiz ki, bugün durumu tartışmalı olan veya hakimi tanımlayanlarca hakim sayılmayan, Endülüs’ten Hindistan’a birçok tarihi mücevheri ortaya koyan medeniyet anlayışının, nitelikleri, ciltler dolusu kitaba sığmayacak kadar geniştir. Ancak İbn Haldun’un söylediklerinden hareketle, yeni medeniyeti ortaya koymanın öncülü, eskiyi aynen yansıtmaktan ziyade, zamanı okumaktır.

Bugün dünya, çokuluslu, çok devletli ve de çok medeniyetli bir yapıya evirilmiş durumdadır. Fakat ABD’den AB’ye, Çin’e kadar ve hatta İslam dünyasına kadar tüm dünya bu çok medeniyetlilik problemine hazırlıksız yakalanmıştır. İşte sözünü ettiğimiz yeni medeniyet, bu manadaki eksikliklerini gidermiş olan ve yenidünyanın, zamanın ruhuna uygun bir medeniyet olmalıdır ki, hem ahalinin hazırlıksız yakalandığı boşluk dolsun, hem de zaman ve medeniyet gerçekten bir olsun.

Bu manada, belki de, açık medeniyet-kapalı medeniyet ikililiğinden bahsetmemiz gerekmektedir. Kadim bir konuya getirilen yeni bir yaklaşım olan bu ikiliden, açık medeniyet kavramı, başka medeniyetlere karşı ayrım yapmaksızın sosyal içerme kavramını benimseyen medeniyeti tanımlarken, kapalı medeniyet kavramıyla ise, kendisinden başka medeniyetlere karşı sosyal dışlama siyaseti güden medeniyetlerin tarifi yapılmaktadır.

Bugün, dünyada, siyasetten dış politikaya kadar birçok alanda, dışa açık olma kavramı hâkimken, toplumsal sorun olarak saptadığımız her şeyin devasında hoşgörü kavramını bulurken, yeni medeniyetin de, bu ruha uygun olarak, “açık medeniyet”i karşılar bir biçimde, taassup, katı kapalılık, benmerkezcilik gibi hasletlerden arınmış olması da temel gerekliliktir.

Aynı şekilde hiçbir şeyi fütursuzca ötekileştirmemek, bir havza olarak görülen medeniyet alanına, her yerden zenginlik katılabileceğini zihnen ve kalben benimsemek, cihanşümul bir açık medeniyet anlayışının temelini oluşturacaktır.

Bu kavramları tarihsel olarak değerlendirdiğimizde ise, kapalı medeniyet anlayışını tarih sahnesinde sergileyen Batı medeniyetini görmekteyiz. Çünkü söz konusu medeniyet anlayışı başka medeniyetlere, farklılıklara açık bir tutum sergilemek bir yana kendi içerisindeki bir takım mezhepsel ve siyasal farklılaşmalara dahi müsaade etmemiş, tarihsel süreçte bir hoşgörü anlayışı yakalayamamıştır.

Her ne kadar, özellikle dini noktadaki bu kapalılığını ve hoşgörü noktasındaki sıkıntılarını, modern dönemde, laiklik ve akılcılık anlayışlarıyla epey aşağı çekmiş olsalar da, ,özellikle 11 Eylül olaylarının akabinde ortaya çıkan ‘islamofobiya’ rüzgarıyla birlikte Batı dünyasının tipik bir “kapalı medeniyet” örneği gösterdiğini müşahede ettik. Aynı şekilde, Türkiye’nin AB sürecini de bu perspektiften düşünmek faydalı olacaktır. Ancak son dönemlerde de, bu katılığın nispeten yumuşama eğilimi gösteriyor olması, Batı medeniyetinin bu noktada net bir tutum ve anlayışının ol(a)madığını göstermektedir.

Tüm bunları bir arada düşünüp, medeniyet kavramının ilk ortaya çıkışından, son dönem siyasi-sosyal olaylarının ışığında evirildiği döneme kadar gelinen süreci değerlendirdiğimizde, kadim medeniyetin mütefekkir kavramının bir gereği olarak, yapılması gerekenin,  bir Batı kötüleyişi ve külliyen yergisi veyahut, fütursuz bir ben övgüsü değil, yeni medeniyetin taşlarını, hem çağın gereği olarak, hem de bize yakışan üslup olacağı için, hoşgörü ve kapsayıcılık ışığında tarih zeminine yerleştirmektir.

Gelecekte hâkim medeniyet olmanın yolunun, tarihi ve tarihte hakim olan medeniyeti, kuru ve fiiliyatı olmayan hamasi bir biçimde yad etmek olmadığını ve bize yakışanın, eskiyi korumak kadar, “yeni”yi anlamak olduğunu unutmamamız gerekir.

Medeniyet kavramının,ne kadar kaygan bir zeminde yer aldığını anlatan en güzel örnek,kuşkusuz ki,medeniyetler çatışması-medeniyetler ittifakı ikililiğidir.

Dönem olarak bakıldığında,tarih bilimi çerçevesinde,hiç de birbirine  uzak sayılamayacak dönemlerde ortaya atılan bu iki tez, medeniyet anlayışının küresel bazda,nereden nereye gelebileceğini çok net ortaya koyuyor.

Medeniyetler çatışması, yukarıda bahsettiğimiz kapalı medeniyet anlayışına sahip olan medeniyetlerin,diğer medeniyetlerin var oluşlarını dışlama ve öte görme üzerine kurguladıkları bir dünya ve medeniyetler sahası hayalini anlatmaktadır.

Bugün gelinen noktada, bu tez çerçevesinde öngörülen derecede bir çatışmadan kuşkusuz ki bahsedemeyiz. Ancak,ne var ki, bu tezin bir karşıtı olarak ortaya konan medeniyetler ittifakı için de,aynı şekilde, öngörülen değişimi ve etkiyi yaratamadığı saptamasını yapabiliriz.

Tüm bu tezlerin ve öngörülerin tarihsel ve siyasal süreçlerinde boğulmadan şunu söylemeliyiz ki,tez ve öngörülerden, teferruatlı ve süslü cümlelerle bezenmiş kağıtlarda yazanlardan çok farklı bir biçimde,tarih sahnesi, ne “medeniyetler ittifakı” nın mesajındaki gibi,toz pembe bir hayale muhtaçtır, ne de “medeniyetler çatışması” nın mesajındaki gibi, kapkara bir kabusa.

Gelecek, ben idrakine,bencilliğe kapılmadan varan,kendisinin de bir özü olduğunu unutmadan,her özden faydalanan, ayağı yere basan ancak ufku çok geniş olan, hoşgörüyü düstur edinen ,tarihi kadar zamanını da okuyan, ,açık  bir yeni medeniyete muhtaçtır.

Zira tarih yazmak, tarihi okumak kadar, geleceği okumayı da gerektirir…

                                                                                                                                                                        ENES TEZCAN

                                                                                                                                                        GAZİ ÜNİVERSİTESİ-KAMU YÖNETİMİ

Kaynaklar

Bir Medeniyet Teorisi & Kültür ve Medeniyete Yeni Bir Bakış Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar ÖTÜKEN NEŞRİYAT 

İslam Medeniyeti Tarihi Vasilij Vladimiroviç Barthold AKÇAĞ YAYINLARI

Melez Desenler / İslam ve Modernlik Üzerine Prof. Dr. Nilüfer Göle METİS YAYINLARI 

Paylaş:

Yorumlar

Henüz yorum eklenmemiş..

Yorum Ekle




  • Yenile